
70’li yıllarda başlayan sinema kariyerinde Rocky, Rambo ve Cehennem Melekleri gibi serilerle gişede büyük başarılar yaşamış Sylvester Stallone’nin sinema hayatından kesitler sunan Sly belgeselinde Stallone’nin tam anlamıyla deyim yerindeyse sıfırdan gelip kendini yaratma öyküsünü lineer bir zaman çizgisinde izliyoruz. Stallone efsanesi yaratan ilk kült filmi Rocky’nin ana eksenini oluşturan hayatın kıyısında yaşam savaşı veren ötekileştirilmiş bir ‘kaybedenin’ kendini tekrardan yaratma hikayesini izlerken aslında Rocky’nin hikayesinin biyografik öğeler taşıdığını görürüz. Hollywood sektörünün yerel bir ülke sinemasından global anlamda bir güce dönüşmesi sırasında en büyük satış gücü ‘kaybeden lerin mutlak kazanacağı hayali yani Amerikan Rüyası hikayeleri olmuştu.
1976 Akademi ödüllerinde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kurgu ödüllerine sahip olan Rocky filmi de herkesin bildiği üzere bu hayal üzerinden bir dramatik yapıda ilerleyen bir filmdi. Hayata tutunmaya çalışan eski boksör Rocky’nin günün birinde kaderini değiştirecek bir fırsat yakalaması üzerinden Amerikan Rüyası denilen bu fırsat dünyasında günün birinde herhangi birinin yaşayabileceği umudu satan film aslında Sylvester Stallone’nin de bir nevi kendi fırsatını kendi yaratması hikayesi olduğunu görürüz bu belgeselde.
Fransız Yeni Dalga akımının çıkışındaki gibi kalemi güçlü eleştirmenlerin sektör dinamiklerini hiçe sayarcasına yazımından, yapımına ve yönetimine kadar filmin her kademesinde söz sahibi olduğu ve auter kavramını sinemaya sokan sinema akımın içeriksel anlamda olmasa da yöntemsel anlamda devamı niteliğindeki gibi Stallone de kendi kaderini yapımcıların eline bırakmamak için kendinin oynayacağı filmleri kendi yazmaya koyulur.
Ama bu fırsatı yaratmak hiç kolay olmayacaktır. 70’li yıllar Hollywood sineması her ne kadar 50’ler 60’lardaki gibi olmasa da yine de star sineması denilebilecek sistemde iletlemekteydi. Genel olarak filmlerde protagonist hikaye klişesine göre kurulan dramatik yapılarda yakışıklı bir aktör ve güzel bir aktris ana kahraman olup hikaye bu karakterler üzerinden dönerdi. Sylvester Stallone sektöre ilk girdiğinde kapabildiği roller daha çok figüranlık ve yan karakter rolleri idi. Kendisi bu sistemi değiştirmek ve başrole çıkmak için çok mücadele etse de, yakışıklı jön sisteminde var olamamıştı. Maddi olarak da bu mücadeleyi sürdürmek gün geçtikçe zorlaşırken cebindeki son kurşunu Rocky hikayesini senaryolaştırıp yapımcıların kapılarını çalmaya başlar. Bu hikayeyi yaratırken kendi hayat hikayesinden yola çıkarak Rocky’nin kendini sıfırdan yaratma hikayesini Amerikan rüyası ile birleştirir. Tabi bu hikayeyi satarken şartı Rocky’i kendi oynaması üzerinedir, ve esas mücadelesini burada verir. Bu mücadelesinin sonunda kendinin dahil olduğu Rocky filmini çekmeye yapımcıları ikna eder. O zamana kadar çok beklenmedik bir şekilde akademi ödüllerinde en iyi film ödülüne gidecek yolun da başlangıcı olmuş olur.

Bundan sonrasında Stallone efsanesi yavaş yavaş büyümeye başlar. Rocky’nin ilk filminin başarısından ötürü serinin ikinci ve üçüncü filmlerinin gelmesi gecikmez. Bu filmlerde de ilk film kadar olmasa da yine de hatırı sayılır başarı yakalayınca hayatının ikinci kırılma noktasına gelir.
1982 yılında İlk Kan filmi ile Rambo efsanesini perdeye aktaran Stallone aksiyon sinemasında bir başka efsaneyi yaratmış olur. 70’li yıllarda Vietnam savaşının bir sonucu olarak savaş sonrası edebiyatta ve sinemada bolca örneklerini gördüğümüz Vietnam sendromu denilen travma sonrası stres bozukluğu yani askeri hayattan sivil hayata adapte olamama hikayelerinin bir örneği olarak perdeye kendine yer bulur.
Hollywood ana damarı olan yıldız sisteminde yakışıklı jönlerin devrini bir nevi bitiren kişi olarak da görebiliriz. Teşbihte hata olmaz derler, yerli sinemamızdaki karşılığı Yılmaz Güney gibi diyebiliriz. Hatta birçok bakımdan benzediklerini söyleyebiliriz. Her ikisinin de yakışıklı jön standartlarının yıkıp ve bu durumlarını sektöre kabul ettirebilmek için hikayelerini kendilerinin yazması çok benzer bir durum. Tabi bu benzerlikte ayrıldıkları taraf Stallone’nin kendini politik bir konuma getirmeyip, yarattığı karakterleri sektörün doymak bilmez para hırsına sunarak devam filmlerinde suyunu çıkarırcasına karakterlerinin içini boşaltmak da Stallone’nin eleştirilebilecek tarafı.
Sly belgeseli, kendine sinemaya adamış bir yazar, yönetmen ve oyuncunun ilham verici hayat hikayesine odaklanırken bireysel anlamda hayallerinin peşinde koşmanın ne kadar zorlu bir süreç olduğunu gözler önüne seren bir nevi kişisel gelişim dersi niteliğinde bir yapım diyebiliriz.
