İstanbul Film Festivali’nden İzlenimler – La Bonne Epouse

İstanbul Film Festivali bu yıl bildiğiniz üzere malum sebeplerden dolayı Nisan’da değil Ekim ayında Filmekimi seçkisi ile birlikte başladı. Mart ayında başlayan karantina sürecinden bu yana yaklaşık dokuz ay sonra kapalı alanda ilk sinema gösterimine katılmak oldukça heyecan vericiydi. Özellikle yıl içinde gerek İstanbul film festivali olsun, gerek Filmekimi olsun gerekse !f İstanbul olsun festival zamanlarını dört gözle bekleyen bir sinefil olarak sinema salonlarında festival heyecanını yaşamayı oldukça özlemiş olduğumu farkettim. Bundan bir iki ay önce, karantina koşulları biraz gevşemişken yine İstanbul film festivali kapsamında ulusal yarışma filmlerinden bazılarını açık havada izleme şansı yakalamıştım ama hiç bir şey kapalı sinema salonundaki o festival heyecanının yerini tutamıyordu onu bir kez daha anladım.

İzlediğim filme gelecek olursak; Seraphine, Violette, the Midwife gibi filmleriyle tanıdığınımız oyuncu, senarist ve yönetmen Martin Provost’un son filmi La Bonne Epouse / İyi Bir Eş Olmanın Yolları filmekimi galaları kapsamında seçkide kendine yer buldu.

Önce Fransa’da başlayıp sonra tüm dünyayı etkisi altına alan 68 kuşağı öğrenci hareketinin hemen öncesinde Alsace yöresinde o zamanlarda yoğun talep edilen ev kadınlığı enstitüsünün sahibi Paulette Van Der Beck (Juliette Binoche) ekseninde ilerliyor film. O günlerin hakim anlayışı olan “kadın, kocasına iyi bir eş olmalıdır” düşüncesinin bir sonucu olarak yerel halk tarafından oldukça fazla talep gören ev hanımlığı enstitülerinde geç yaştaki kızlar kendi seçimleri gözardı edilerek ileride kocalarına iyi bir eş olmak için yetiştiriliyordu. Tabi burada bahsedilen eğitim modern, ilerici bir eğitim değil tamamen 60’ların baskın ataerkil düzeninin bir devamı olarak kadının evlilikte tamamen ikincil bir pozisyonda tutulması empoze ediliyordu. Kadına iş hayatında yer verilmediği ve dolayısıyla bunun yarattığı maddi dezavantajıyla beraber çocuk yetiştirme ve ev işleri sorumlulukları üzerilerine yıkılarak tamamen erkeklerin güdümüne sokuluyordu.

68 kuşağının yüksek sesle konuşmaya başladığı özgürlük, eşitlik ve adalet kavramlarının bir sonucu olarak erkek egemen anlayışın denetiminde aile içine sıkıştırılmış kadın kavramı da şekillenmeye başlamış ve feminist hareket daha önceki yıllara nazaran büyük ivme kazanmaya başlıyordu.
Paris öğrenci olayları ile çalkanırken ve bu özgürlükçü ortam Alsace bölgesine de sirayet etmiş olup başta Paulette olmak üzere en katı biçimde düşünceleri olanlar bile yavaş yavaş bu yargılarını kırıyor ve kadının özgürleşmesi adına çok ciddi adımlar atmaya başlıyorlardı

Öğrenci olayları yaşanırken bunlardan bağımsız Paulette’nin hayatının değişmeye başlamasının ilk adımı eşi Robert’i talihsiz bir olay sonucu kaybetmesiyle başlıyor. Kendi varlığını kocasına iyi bir eş olmak üzerine kuran Paulette önceleri bu boşluğu doldurmakta zorlanıyor. Ama akabinde kocasının kendisi ile paylaşmadığı bazı durumlar sebebi ile oldukça yüklü bir kredi borcunun altına girdiğini öğreniyor ve enstitüyü kaybetme korkusuyla yüz yüze kalıyor. Derslerinde sürekli anlattığı şekilde bir kadının kocasının ne isterse onu yapması gerektiğinin aksine önceleri hiç ilgilenmediği bir çok sorumlukla boğuşmaya başlıyor. Kredi borcunun yükümlülüklerinden kurtulmak için bankacılarla görüşmeye gittiğinde hayatındaki diğer büyük kırılma yaşanıyor ve yıllar önce savaşa gitmesi ile irtibatını kaybettiği eski sevgilisi ile karşılaşıyor. Bu karşılaşma sonucunda evlilik sorumluluklarından kurtulmuş biri olarak yıllarca baskıladığı arzuları da harekete geçiyor ve kadın kimliğinin özgürleşmesinin ikinci adımı da tamamlanmış oluyordu.

Juliette Binoche’nin üstün performasla canlandırdığı Paulette dışında yan karakterler de bir o kadar parlıyor ki, ana ve yan hikayeler oldukça akıcı bir şekilde ilerliyordu. Paulette’nin enstitüde çalışan ve evlenmemiş hafif çatlak görümcesi Gilberte (Yolande Moreau) ve enstitünün katı hocası rahibe Marie-Therese (Noemie Lvovsky) filmin mizah damarının çok yüksekte seyretmesine katkıda bulunuyorlar. Yan hikayeler olarak öğrenci kızların kendi içerindeki yaşadıkları da oldukça güzeldi. Kendilerini keşfettikleri bu yaşlarda birbirleri ile yaşadıkları durumlar o yıllardaki anlayışının ne denli çarpık olduğunun bir göstergesi oluyordu. Klitorisin ne olduğunu dahi bilmeyen, kadın cinselliğinin farkında olmayan ve daha kötüsü bunların öğretilmediği bir ortamda, onlara öğretilen tek şey nasıl iyi bir yemek yapılması oluyordu. Bu yemek de ilk etapta kendi zevkleri için değil de ailesinin karını doyurmak üzerine oluyordu. Kızlar içinde gelişen özgür aşk kıvılcımları da filmin ana öyküsü ile yan öykülerdeki uyumun genel anlamda filmin keyifli bir seyirlik sağlıyor izleyiciye.

Sonuç olarak Juliette Binoche’nin enfes performansı ile şu anki feminizm rüzgarının başladığı zamanlara güzel bir bakış sunan La Bonne Epouse, kadın mücadelesinin ne denli önemli olduğunun göstergesi niteliğinde. Günümüze baktığımızda (özellikle ülkemizdeki) aradan geçen yıllara nazaran ilerleme kaydedildiği görülse de kadın özgürlüğü anlamında daha gidilecek bir ton yolun da olduğunu hatırlatıyor bize.

LA BONNE ÉPOUSE/HOW TO BE A GOOD WIFE
Yönetmen: Martin Provost
Senaryo: Martin Provost, Séverine Werba
Görüntü Yönetimi: Guillaume Schiffman
Kurgu: Albertine Lastera
Özgün Müzik: Grégoire Hetzel
Oyuncular: Juliette Binoche, Yolande Moreau, Noémie Lvovsky, Edouard Baer, François Berléand

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s